13. Kongre Türkiye Konferansı Raporu:

YÜZ YAŞINDA DEVRİMCİ PARTİ, DEVRİM İÇİN PARTİ
13. Kongre Türkiye Konferansı Raporu:

1. KAPİTALİZMİN YIKILMASI GECİKTİRİLEMEYECEK BİR GÖREVDİR.

1.1 Parti kongresinin toplandığı ve TKP’nin 100. yılına denk gelen 2020 yılında, emperyalist sistemin bugüne kadar görülmedik kapsamdaki bir krizine tanıklık ediyoruz. Dünya artık üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişkiyi taşıyamaz hale gelmiştir. Bu yoğun kriz iktisadi, siyasi, ideolojik, kültürel, ahlaki yönleriyle her alanda kendini hissettirmektedir.

1.2 Kapitalizmin bugünkü krizi, bir açıdan, sermayenin on yıllardır sürdürdüğü birikim modelinin iflası ile ilişkilidir. Bu modelin bir tarafında işçi sınıfına dönük kapsamlı saldırılar, emekçi halkın borçlandırılması, kamu kaynaklarının ve doğal zenginliklerin sınırsız talanı, hukuksuz hukukla yaratılan kuralsızlık ve keyfilik, diğer tarafında ise üretime dönüşmeyen bir sermaye yoğunlaşması ve bu nedenle ortaya çıkan finansal balon durmaktadır. Emperyalizm belli aralıklarla kendini derin krizlerle hatırlatan bu iflastan yepyeni bir birikim modeli ile çıkma yeteneğine sahip değildir. Dolayısıyla krizi kontrol altına aldığı, ertelediği ya da sonuçlarını hafiflettiği anlarda dahi Lenin’in Emperyalizm çalışmasında ısrarla vurguladığı “çürüme” hâli kapitalizmin alın yazısına dönüşmüş durumdadır.

1.3 Bugün kapitalizmin krizi derken emekçi halka daha fazla işsizlik, yoksulluk ve gelir adaletsizliği biçiminde yansıyan ekonomik tıkanıklığın ötesinden söz ediyoruz. Sermaye sınıfı 1970’lerden beri kendi egemenliğini sürdürmek için girdiği yoldan vazgeçmemektedir. Ancak sermaye sınıfının asıl sorunu, bu yolda devam edebilmek ya da farklı bir model oluşturmak için gerekli siyasi ve ideolojik kaynakları da tüketmiş olmasıdır.

1.4 Tarih boyunca emekçilere karşı mücadele içinde şekillenen ve farklı işlevler yüklenebilen milliyetçi, ırkçı, muhafazakar, sosyal demokrat, liberal akımların kendilerini yeniden üretme yeteneğindeki azalma dönemsel değil tarihsel nedenlerin ürünüdür. Mevcut düzenin sürdürülemezliği, akıl dışılığı ve yıkılması gerektiği düşüncesinin bir toplumsal güce dönüşmesini engellemek için burjuvazinin zor ve şiddetin yanı sıra ihtiyaç duyduğu ikna kabiliyetinde yaşanan aşınma tüm bu akımları derin bir krize sürüklemektedir. Emekçi sınıflar açısından sürekli ağırlaşan koşullar söz konusu aşınmanın bir kaynağıysa, kapitalizmin insanlığa inandırıcı herhangi bir gelecek sunamaması, sistemin kendisini yenilemek için ihtiyaç duyduğu dinamizmi tamamen kaybetmesiyle de ilişkilidir.

1.5 Halen etkisini sürdürmekte olan salgın emperyalist düzenin tarihsel krizini çok açık şekilde yansıtan bir ayna rolü oynamaktadır. Hastalığın bütün dünyaya yayılmasının ve önünün alınamamasının nedeni derin toplumsal eşitsizlikler, emekçiler açısından zaten sınırlı anlamı olan sosyal devlet uygulamalarının tasfiyesi, emperyalistler arası rekabet ve sermayenin sömürü çarklarını çalıştırmaya aralıksız devam etme arzusudur. Bugüne kadar resmi rakamlara göre hastalanan yaklaşık 18 milyon ve yaşamını yitiren 700 binin üzerindeki kişi sermaye düzeninin kurbanıdır. Ayrıca düzenin bütün çöküşlerinde olduğu gibi, güvencesiz bırakılan milyarlarca emekçi ağır bir yoksulluğa sürüklenmiştir.

1.6 Sermayenin içinde bulunduğu koşullarda salgına dönük tutarlı bir strateji geliştirmesi mümkün gözükmemektedir. Burjuva iktidarları emekçi halkı hastalıkla baş başa bırakırken tekelleri ve onların kazançlarını ayakta tutmak için her yolu denemektedir. Merkez bankaları para basmakta, finans kuruluşları kredi pompalamakta ve herkesin birbirine bağlı olduğu emperyalist düzende tek tek şirketlerin ve devletlerin batması engellenmeye çalışılmaktadır. Bu arada evden çalışma, kısa süreli çalışma gibi sömürü mekanizmalarını çeşitlendirmeyi, sosyal güvenceli ve nitelikli işlerin oranını daha da azaltmayı hedeflemekteler. Ancak sorunun özü değişmemekte, emekçi yığınlara bir gelecek vaat edemiyorlar, onları düzene bağlama ve yönetme olanakları daha da daralmaktadır.

2. EMPERYALİST SİSTEMDE HEGEMONYA KRİZİ DERİNLEŞMEKTE ve ABD’Yİ DE SARSMAKTADIR.

2.1 Emperyalist aşamada, kapitalizmin bireyci, bencillik üreten, rekabetçi yanlarının yıkıcı ve çürütücü etkisi iyice belirginleşmiştir. Bugün hemen bütün ülkeleri tehdit eden salgın sırasında uluslararası dayanışmanın değil dişe diş bir mücadelenin ve salgını fırsata çevirme arzusunun baskın olması uluslararası tekellerin egemenliğinin kaçınılmaz sonucudur. Salgın, uluslararası rekabet ve çatışmayı bastırmak bir yana, onu daha da derinleştirmiştir. Ağır bir kuşatma altındaki Sosyalist Küba’nın eşitlikçi bir düzenin doğal refleksleri olarak görülmesi gereken dayanışmacı tutumunun bu denli dikkat çekmesi, emperyalizmin çürümüşlüğünün boyutlarını göstermektedir.

2.2 ABD mali ve askeri hegemonyasına dayanarak haydutça tavrını bu süreçte de sürdürmüş ve zor durumda olan Suriye, İran, Venezuela, Nikaragua ve Küba gibi ülkelere yönelik yaptırımları daha da sıkılaştırmıştır. Bu insanlık dışı abluka, söz konusu ülkelerin sağlık malzemelerine erişimini engelleyerek kayıplarının artmasına neden olmuştur. Emperyalist hiyerarşinin tepesinde duran ABD’nin temsil ettiği bu barbarlığın özel olarak Trump yönetiminden kaynaklanmadığı, diğer emperyalist ülkelerin hem kendi halklarına karşı hem uluslararası alanda uyguladıkları politikalarla açıkça görülmektedir. Salgın, saldırganlık ve militarizmin emperyalizme içkin olduğunu kanıtlamıştır.

2.3 Emperyalizmin krizini derinleştiren bir diğer olgu, güçlü kapitalist ülkeler arasındaki giderek şiddetlenen rekabetin körüklediği bencil çıkar kavgası ve bu kavgayla birlikte derinleşen hegemonya krizidir. Son 70 yıl boyunca emperyalist piramidin tepesinde olan ABD, Sovyetler Birliği’nden kurtulmuş olmasına rağmen dünyayı eskisi gibi yönetememekte, rakip emperyalist güçlere karşı pazarlarını koruyamamakta, mali hegemonyasını sürdürmekte güçlük çekmekte, Suriye’de olduğu gibi vekalet savaşlarında istediği sonucu alamamaktamüttefiklerini kendi politikalarına bağlamakta zorlanmaktadır. ABD emperyalizmi bu kaybı telafi etmek için ülke içinde ırkçılık, milliyetçilik ve dinciliğe bel bağlarken ülke dışında militarizme daha fazla başvurmaktadır. İmzaladığı nükleer silahları kontrol anlaşmalarından çekilmekte, nükleer silah stokunu yenilemekte, Rusya’yı Avrupa’da ve Çin’i Pasifik’te kuşatmak için askeri varlığını güçlendirmekte, yüksek gümrük duvarları ile sanayisini korumaya çalışmaktadır.

2.4 Öte yandan ABD yönetimi kendi ülkesinde de sermaye ve işçi sınıfı arasındaki uçurumun derinleşmesi nedeniyle sorunlar yaşamaktadır. Emekçi sınıfları bugüne kadar düzene bağlayan mali, ideolojik ve siyasi araçlar zayıflamıştır. Irkçı polis şiddeti sonrasındaki toplumsal ayaklanma, ırkçılık karşıtlığının yanı sıra toplumda giderek derinleşen sınıfsal farklılıkların ürünüdür. Şimdilik ırkçılık karşıtı önlemlerle toplumsal hareketlenmenin yatışmış olması, toplumsal eşitsizliklerin ileride sınıf çatışmasını tekrar yükseltmeyeceği anlamına gelmemektedir.

2.5 ABD ve diğer ülkelerde görülen otoriterleşme, düzen siyasetinin kuralsızlaşması ve dejenerasyonu, siyasetçilerin faşizan bir karakter göstermeleri, aslında emperyalizmin bunalımının ve sermayenin çaresizleşmesinin görüntüsünden başka bir şey değildir. Beri yandan “sol” söylemli lider adayları, geçmiş sosyal demokrat çizginin gerisinde durmalarına rağmen sermaye sınıfının kaygı duvarını aşamamaktadır. Bununla birlikte neoliberalizmin ve onun işçi ve emekçileri yok sayan temel yaklaşımının ayakta olduğunun zannedilmesi yanlıştır. Tersine, sistemin reforme edilememesi kapitalizmin tarihsel açmazı olarak görülmelidir.
 

3. AVRUPA BİRLİĞİ BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUMA YETENEĞİNİ YİTİRMİŞTİR.

3.1 1951 yılındaki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na uzanan geçmişi ile Avrupa Birliği sermaye sınıfının iştahını kabartan çok önemli bir emperyalist projeydi. Hem Avrupa’nın merkezinde duran tekellere yeni pazar ve emek gücü olanakları yaratmış, hem kendi içinde bir hiyerarşik sistem oluşturarak bünyesi zayıf unsurların kapsanmasını sağlamış, hem de reel sosyalizme karşı güçlü bir savunma ve en nihayet saldırı aracı olarak kullanılmıştır.

3.2 Alman tekellerinin merkezinde durduğu bu emperyalist oluşumun özellikle 2008 krizi sonrası yıldızları dökülmüş, gerçek karakteri emekçi sınıflar nezdinde deşifre olmuştu. 2008 sonrası AB ülkeleri daha fazla milliyetçileşme eğilimi göstermiş, birçok ülkede sağ-popülist, şoven, demagog siyasetler yükselişe geçmişti. Sonrasında Britanya birlikten ayrılırken, ülkeler arası bloklaşmalar ve çıkar çatışmaları çok daha belirgin hale geldi. İtalya ve Fransa Afrika’nın yeniden paylaşılmasında karşı karşıya gelirken ABD, Çin ve Rusya arasındaki çok yönlü rekabette farklı ülkelerin farklı pozisyonlar aldığı görüldü. Alman sermayesi bir yandan ABD karşısında AB'den güç alarak avantaj elde etmeye çalışırken AB içindeki çıkar çatışmalarını yönetmekte güçlük çekmeye başladı.

3.3 Son salgın AB içi çelişkileri daha da derinleştirmiştir. Salgının etkisinin en yoğun hissedildiği günlerde AB üyesi ülkelerin bırakın dayanışmayı, birbirlerinin sağlık malzemelerini çalacak kadar alçaldığı gözlenmiştir. Kuzey ve güney kuşağı ülkeleri arasındaki çatlak daha da büyümüştür. Güney kuşağı ülkeleri salgında daha fazla hasar alırken bu ülkelerin borçları ulusal gelirlerinin toplamını aşmış bulunmaktadır. Almanya bir kez daha, Birliğin zayıf ekonomileriyle dayanışmak yerine durumu bir avantaja çevirmeye ve bu ülkeler üzerindeki ağırlığını artırmaya çabalamaktadır.

3.4 Bu koşullarda AB’nin net bir Türkiye stratejisi olması mümkün değildir. Her ülke kendi Türkiye politikasını geliştirme arayışındadır.  Fransa ve Yunanistan Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı için Türkiye’ye rakip olurken, İtalyan sermayesi Türkiye ile daha yakın bir ilişkiyi tercih etmektedir. Ancak bu dağınıklık Almanya’nın Türkiye’yi yönlendirme yeteneğini kaybettiği anlamına gelmemektedir. Halen Alman tekelleri yatırımlar ve tedarik zincirleri üzerinden Türkiye kapitalizminin en önemli belirleyenlerinden biri olmayı sürdürmekte, dahası zaman zaman etkili araçlarla baskı kurduğu Erdoğan yönetimine kimi başlıklarda ciddi destek sunmaktadır.

4. OTORİTERLEŞME SERMAYE EGEMENLİĞİNİN EVRENSEL KARAKTERİ HALİNE GELMİŞTİR.

4.1 Emperyalizmin bunalımı, rekabetin tarafı olan ülkelerde iktidarların otoriterleşme eğiliminin hızlanmasına neden olmaktadır. Bu eğilim, emperyalist rekabette avantaj elde etmek ve/veya öne çıkmak için ülkelerin iktidarlarını güçlendirme stratejisinin en önemli boyutlarından birini oluşturmaktadır. Daha önemlisi, ABD, Hindistan, Çin, Rusya, Brezilya, Türkiye ve İran gibi birçok ülkede otoriterleşme içeride sermaye birikim süreçlerindeki sorunların yönetilmesinde sermaye sınıfının çaresizliğinin ürünü olarak devreye girmektedir. Kıtanın tarihsel ve toplumsal özgünlükleri belli bir direnç ve engel yaratsa da Avrupa Birliği ülkelerinde ırkçı ve faşist eğilimli partilerin yükselmesi benzer bir çaresizliğin ürünü olarak görülmelidir.

4.2 Salgın ile daha belirgin hale gelen ve derinleşen kriz, neoliberal dönemin sonunu ilan etmemektedir. Eğer bir iflas söz konusuysa, neoliberal politikalar değil sistemin kendisi iflas etmiş durumdadır. Yoksa, sermaye sınıfı neoliberalizme benzer uygulamaları yeni bir hamleyle sürdürmeye yönelmektedir. Dünyada faşist darbeler, düzen siyasetinde muhafazakâr yükseliş ve gericiliğin yaygınlaştırılması ile birlikte açılan neoliberal dönem ve bu dönemde izlenen politikalar siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak amacına ulaşmıştır. Bugün, sermaye birikim süreçlerindeki tıkanmanın yol açtığı sorunlarla baş etmek için, neoliberal dönemle aynı doğrultuda, daha şiddetli ve piyasacı uygulamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Söz konusu zeminde yükselen otoriterleşme, devletin bu süreçteki rolüne uygun biçimde yeniden yapılanmasını gerektirmektedir. Devlet, piyasanın gerekleri doğrultusunda yürütme erkinin güçlendirilmesi ile birlikte dizayn edilirken otoriterleşme sürecinin sınıfsal özü, yani sermaye sınıfının ihtiyaçları ile ilişkisi silikleştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu süreç ekonomik, ideolojik ve siyasal bütünlüğü olan ve en azından bir dönemi kurtaracak yeni bir modelin kurulması biçiminde değil, tarihsel bir çıkmaza giren kapitalizmin ömrünü uzatmak için baskı aygıtını tahkim etmesi biçiminde işlemektedir.  Bu tabloda otoriterleşmenin sınıfsal temellerini örtmenin düzen siyaseti açısından giderek zorlaşması beklenmelidir.

4.3 Bu anlamda neoliberal dönemde piyasacı uygulamaların yol açtığı büyük tahribat, toplumsal eşitsizlikleri alabildiğine açmış, ücretlerin reel olarak gerilemesine, gelir kaybına, işsizlik ve yoksulluğun artmasına neden olmuştur. Bu yıkımın üzerine, sömürünün daha fazla derinleştirilmesine yönelik yeni piyasacı hamlelerin işçi sınıfının farklı kesimlerinde sert tepkilere neden olması ve sınıf mücadelesini keskinleştirmesi kaçınılmazdır. İktidarlardaki otoriterleşme eğilimi, birikim sürecindeki tıkanmayı daha da risk alarak aşabileceğini düşünen, yeni bir çözüme sahip olmayan sermaye sınıfının ufuksuzluğundan beslenmektedir.

4.4 Aynı ufuksuzluk, otoriterleşme sürecinin siyasal-ideolojik olarak tahkim edilmesini zorlaştırmaktadır. Bu bağlamda yükseltilen gericilik, ırkçılık ve milliyetçiliğin, geleceksizlik ve güvencesizlik girdabında olan, işsizlik ve gelir kaybı tehdidi altındaki emekçiler üzerindeki kapsayıcılığı zayıflamaktadır. Bu zayıflama, emperyalist rekabet ve krizin sunduğu uygun koşullarda, ülkeler açısından sürekli değişebilen dış düşmana işaret edilerek ve sermaye birikiminin ihtiyaçları ile örtüşen biçimde saldırgan/yayılmacı dış politika hattı izlenmesinin yardımıyla giderilmeye çalışılmaktadır. Bu hat sadece milliyetçiliği değil gericiliği de besleyen unsurlara sahiptir. Ancak otoriterleşmenin önemli bir diğer yönü, bu eğilimin çoğu zaman bazı politik figürlerde cisimleşmiş olmasıdır. Son dönemde, ABD’de Trump, Rusya’da Putin ve Türkiye’de Erdoğan bu durumun tipik örnekleridir. Belli politik figürlerin özel rolleriyle şekillenen otoriterleşme, belli bir yanılsamayı da güçlendirmekte, sermaye tahakkümünün artması ve devletin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılması sürecini örtmektedir. Otoriterleşmenin bu yönü, siyasal ve sınıfsal tepkilerin, özgürlük ve demokrasi talepleri ya da yolsuzluk karşıtlığı gibi düzen içi bir eksene hapsedilmesini en azından şu ana kadar kolaylaştırmıştır.

4.5 Söz konusu eksen, emperyalizmin geçmişte “renkli devrimler” aracılığıyla müdahalelerine ve ilgili ülkelerde bu müdahalelerin karşısında oluşan tepkinin “dış düşman” tanımlamasıyla şekillenmesine uygun bir zemin yaratmıştır. Sosyalizmin çözüldüğü coğrafyalarda emperyalist merkezlerin kontrolündeki toplumsal-siyasal süreçlerin 2008 Krizi’nin damga vurduğu dönemde sınıfsal tepkiler kaçınılmaz olarak yükselmişti. Ancak ayaklarını emek-sermaye çelişkisine basmayan, işçi sınıfının siyasal öncüsüyle hareket etmediği ve kapitalizm karşıtlığının baskın hale gelemediği her durumda bu tür süreçler, milliyetçiliğin, özgürlük ve demokrasi gibi taleplerin belirleyici olduğu bir eksene oturmuştur. Karşı toplumsal tepki ise ya başka milliyetçiliklerden güç almış ya da "dış düşman" gibi daha kapsayıcı bir hedefe yöneltilmiştir. Bu çerçeveye sıkışan her karşıtlığın, emperyalizmin rahatlıkla müdahale edip yönlendirebileceği, reformlara bağlanan ve işçi sınıfını bölen bir nitelik taşıyacağı bir kez daha görülmüştür.

4.6 Salgın ile birlikte eşitsizliklere, işsizlik ve yoksulluğun artmasına ve güvencesizliğe karşı sınıfsal tepkiler tüm dünyada kabaracaktır. Emekçilerin en temel haklarının ortadan kaldırılmak isteneceği bu dönemde, sermaye sınıfının otoriterleşmekten ve devletin sınıfsal özünü daha da  belirginleştirecek biçimde yeniden yapılandırmaktan başka reçetesi yoktur. Tüm renkleriyle düzen içi muhalefet bu kabarmaya seslenecek, sermaye sınıfı dünyayı emekçiler açısından küresel bir hapishaneye çevirirken tepkileri temel çelişkiden baskı-özgürlük, yolsuzluk-şeffaflık gibi eksenlere çekmeye çalışacaktır.

4.7 Bu süreç Türkiye’de AKP’li yıllarda piyasalaşmayla, özelleştirmelerle ve genel olarak sermayeye sunulan olanakların genişlemesiyle örülmüş ve devletin yeniden yapılanması ihtiyacı ile paralel seyretmiştir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de sermaye birikimindeki tıkanmanın etkisiyle ve içeride yapısal ekonomik sorunlar nedeniyle sermaye sınıfı daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Yargı sisteminde yapılan düzenlemeler, bu doğrultuda Yargıtay ve Danıştay’ın yürütmenin “noter”i haline getirilmesi, Sayıştay’ın denetim görevinin tümüyle ortadan kaldırılması, başkanlık sistemine geçiş ve yasamanın işlevsizleştirilerek güçlü bir yürütmenin oluşturulması devletin yeniden yapılanmasının çeşitli unsurlarını oluşturmuştur. 15 Temmuz darbe girişimi gibi momentler bu sürecin hızlanması için ustaca kullanılmaktadır. Sürecin siyasi sahibi olan Erdoğan ve AKP, bu dönüşümü devlet ve parti ayrımının silikleştiği ve otoriterleşmeye çıkan bir zeminde sürdürebilmektedir.

4.8 Otoriterleşme, bir yanda sermaye sınıfının ihtiyaçlarının karşılanmasında ve diğer yanda bu ihtiyaçların bir parçası olarak işçi sınıfının düzene bağlanmasındaki işleviyle ele alınmalıdır. Hızlı kentleşme ve işçi sınıfının nicel olarak genişlemesi, sermaye birikiminde yeni alanlar açılması ve sermayenin büyük olanaklar elde etmesi ile paralel gelişmişti. Piyasalaşmanın derinleştiği AKP’li yıllarda reel ücretlerin baskılanması ve emek gelirlerinin azalması, hanehalkı borçlanmasının yaygınlaşması gibi telafi mekanizmalarıyla birlikte sürdürülebilmişti. Dinselleşme ve onunla bağlantılı bir biçimde işletilen yardım ağları, işçi sınıfının ve yedek işgücünü oluşturan kesimlerin tepkisizleşmesini sağlamıştı. Ancak krizin derinleşmesi, telafi mekanizmalarının yetersiz hale gelmesine yol açmaktadır. Salgın bu durumu daha da belirginleştirmektedir. Başkanlık sistemi, güçlü yürütme ve genel olarak otoriterleşme, bu koşullarda Türkiye sermayesinin ihtiyaçları açısından açık bir zorunluluktur. Bu mekanizmalar, ücretleri düşen, işsizlik ve yoksulluk girdabına çekilen işçi sınıfının haklarına yönelik yeni saldırılar için elverişli bir ortam yaratmaktadır. 

4.9 Dünyada ve Türkiye’de ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak tarihsel bir tıkanma yaşayan sermaye egemenliğinin kaçınılmaz olarak yöneldiği otoriterleşmenin zamanla faşizm ve benzeri biçimler alması kuşkusuz mümkündür. Komünistlerin her zaman vurguladığı gibi, faşizm ile burjuva demokrasisi arasında sanıldığı ölçüde keskin bir ayrım zaten bulunmamaktadır. Bununla birlikte, faşizmin toplumsal düzeyde siyasi ve ideolojik bir tahkimat anlamına geldiği, dar anlamıyla bir “baskı rejimi”ne indirgenemeyeceği unutulmamalıdır. Kapitalizmin uluslararası alandaki çaresizliğine koşut olarak gelişen otoriterleşme eğiliminin aynı zamanda bu çaresizlikten çıkış denemesi olarak faşizme yol verip vermeyeceği sınıf mücadelelerinin seyri başta olmak üzere birçok parametreye bağlıdır. Ancak her durumda komünistler örgütlü mücadele alanını daraltmak, hatta ortadan kaldırmak isteyen bir düşman ile karşı karşıya olunduğunun bilinci ve uyanıklılığıyla hareket etmek durumundadır.   

5. DÜZEN SİYASETİ SEÇENEK ÜRETEMEMEKTE, KOMÜNİST HAREKETE GENİŞ BİR ALAN BIRAKMAKTADIR.

5.1 Türkiye’de yasama ve yargının yürütme gücüne tabi kılındığı Başkanlık Sisteminin (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) tercih edilmesi, son tahlilde, patronların sınıfsal ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Bu sistem, düzen siyasetini de şekillendirmekte, siyasi partileri aynılaştırmakta ve partilerden çok kişileri öne çıkarmaktadır.

5.2  Merkezinde iktidar partisinin olduğu ve onun karşıtıyla birlikte iki ittifaka daraltılan düzen siyasetinin sürükleyicisi otoriterleşmenin cisimleştiği Erdoğan’dır. Erdoğan şahsında otoriterleşmeye karşı, hukukun üstünlüğünün sağlanması, şeffaflık ve demokrasi gibi talepler temel muhalefet çizgisi haline gelmiştir. İçerisinde sosyal demokratların ve solun belli kesimlerinin de olduğu düzen muhalefeti, iktidar partisi AKP’nin sermaye yanlısı politikalarını es geçip bir tür sahte karşıtlık içerisinde konum alarak aslında sermayenin ihtiyaçlarına hizmet etmektedir. Patronlar, hükümetin zaten ajandasında olan yapısal düzenlemeleri, iktidara sınırlı bir çerçevede ve yüzeysel olarak karşı çıkarak sahiplenen muhalefetten memnundur. Yapısal düzenlemeler ve piyasacı uygulamalar başlığında birbiriyle yarışan iktidar ve muhalefet, sermaye sınıfının başkanlık sistemiyle murat ettiği düzen siyaseti tablosunu oluşturmakta, birbirlerini tamamlamaktadır.

5.3 Türkiye’de düzen siyasetinde muhalefet cephesi, patronlardan ve iktidarın dış politika manevralarının ortaya çıkardığı bazı gerilimlerden faydalanarak emperyalist güçlerden destek bulmaya odaklanmıştır. Muhalefetin yerel seçimlerde başarı sağlayarak İstanbul ve Ankara gibi kritik büyükşehirleri alması, AKP’nin toplumsal desteğindeki azalmanın ve iktidar partisi içindeki hizip çatışmalarının bir göstergesi olmuştur. Bu gelişmeler, AKP’yi sıkıştırmakta ve patronların iktidar partisinin zayıflamasından yararlanmasına, emperyalist merkezlerin Erdoğan’a alternatif oluşturma kabiliyetini geliştirmesine imkân vermektedir.

5.4 Sermaye AKP’nin hükümet olduğu ilk yıllar da dahil olmak üzere çok uzun bir süre AB’ye üyelik hedefi ve uyum sürecini, bir güven ve istikrar çıpası olarak kullanmıştır. Bugün sermaye sınıfı, içeride tıkanan birikim sürecinde, siyasal, ekonomik ve toplumsal bir bütünlük sunan yeni bir çıpa belirlemekte zorlanmaktadır. Bu zorluğun, ülkenin krize sürüklenmesi sırasında dümende olan AKP’nin bizatihi kendisi ve salgınla birlikte yeni bir evreye taşınan emperyalizmin krizi ile ilgili boyutları da vardır. Şimdilik, başkanlık sisteminin sunduğu olanaklar ve Erdoğan’ın siyasal etkisi, düzen siyasetinde istikrar kartını Cumhurbaşkanına ve iktidar partisine vermektedir. Önümüzdeki dönemde, tıkanmanın aşılamaması halinde ise krizin faturasının zayıflayan AKP’ye ve/veya Erdoğan’a çıkarılması her zaman ihtimal dahilindedir.

5.5 Muhalefette tüm yeni oluşum ve arayışların kendini AKP’ye tam bir alternatif olmaya değil iktidar partisinin oy oranını aşağı çekmeye odaklanması, Erdoğan’ın en büyük şansıdır. Erdoğan, bu hamleleri etkisiz kılmaya ve ekonomideki olumsuz gelişmelerin istikrar kartını elinden almasını engellemek amacıyla geçici önlemlere odaklanmış durumdadır. Buna ek olarak emperyalizmin krizinden yararlanarak sürdürdüğü pragmatik dış politika pratiğinden de güç almaya ve pazarlık masasındaki yerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Muhalefetin dış politika konusunda net bir tavır gösterememesi, “milli menfaatler” gibi soyut kavramlara başvurması da Erdoğan’ın elini rahatlatmaktadır. 

5.6 Büyük sermayenin istikrar beklentisi, sermaye birikim sürecinin ihtiyaçlarına odaklanmış durumdadır. Bu nedenle, muhalefetin seçim öncelikli stratejisi, büyük sermaye nezdinde tam bir karşılık bulmamaktadır. Aksine krizin ve belirsizliklerin içeride ve dışarıda derinleştiği koşullarda, Erdoğan’ın emek karşıtı ve sermaye yanlısı kararlı görüntüsü muhalefet karşısında iktidara avantaj sağlamaya devam etmektedir.

5.7 Kim ne derse dersin, Türkiye’de bugünkü muhalefet bloku, 2013’teki büyük ve onurlu Haziran Direnişi’ni liberal bir çizgiye çekme girişiminin başarısızlığa uğramasıyla birlikte yoğunlaşan sistematik çabaların ürünüdür. Aradan geçen yedi yıllık süre boyunca AKP iktidarını yönetmek, kuşatmak, ona alternatif oluşturmak veya onu değiştirmek için sermaye sınıfı ve emperyalist merkezlerde geliştirilen projeler bugünkü muhalefet blokunun temelidir. Başından beri yalnızca halkımız için değil, bütün insanlık için büyük tehdit haline gelen AKP iktidarına alternatif olarak, o iktidarın arkasındaki güçlerin tasarımı olan bir muhalefet blokunun ortaya çıkması kabul edilemez. “Saray” diye kodlanan AKP iktidarının sınıf temellerini görmezden gelerek, onun çizdiği ve halkımızın defalarca reddettiği Türkiye tasarımını esas alarak sürdürülen bir muhalefetin özgürlük ve adalet adına söyledikleri, Türkiye’nin kurtuluş reçetesi olamaz.

5.8 Tarihsel açıdan İkinci Enternasyonal geleneğinden gelmeyen, bu anlamda geçmişinde Marksizm ve işçi sınıfı partisi olma özelliği bulunmayan Türk sosyal demokrasisinin sosyalizm mücadelesine en az Avrupa’dakiler kadar zarar verdiği ortadadır. Avrupa’da sosyal demokrat partiler 1914’te işçi sınıfına açıkça ihanet ettikten sonra hızla bir burjuva partisine dönüşürken Türkiye’de sosyal demokrasi 1960’larda hızla yükselen devrimci hareket karşısında düzen solu oluşturma kaygısının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ecevit’in “bu düzen değişmeli” sloganından bu yana, CHP geleneğinin temel işlevi toplumda ekonomik ve ideolojik nedenlerle ortaya çıkan tepkileri düzen içinde tutmak olmuştur. CHP bu işlevi üstlenirken yıllar boyunca yalnızca toplumun düzen dışı arayışlarına set çekmekle kalmamış, sosyalist seçeneğe yakın çok sayıda siyasetçi, yerel önder, aydın, sendikacı ve sanatçıyı da bünyesine çekip kötürümleştirmiştir. Bugün ise CHP solu düzen içinde tutma misyonunu, solu tamamen tasfiye etme misyonuna evriltmiştir. Türkiye Komünist Partisi, “Saray rejimi ile mücadele” bahanesiyle bu uğursuz misyonu bozma sorumluluğundan hiçbir biçimde kaçmayacaktır. TKP, solu tasfiye operasyonunu, CHP’ye destek veren yurtsever, laik, Cumhuriyetçi kesimlerle kavga etmeden, tersine o kesimlere güven vererek alt edecektir. Bu kararlılık aynı zamanda çeşitli nedenlerle CHP saflarında duran ama biricik kurtuluşun sosyalizmde olduğuna inananlara da dostça bir çağrı olarak görülmelidir.  

6. SİYASET SEÇİMLERE İNDİRGENDİKÇE SEÇİMLER DE ÖNEMİNİ YİTİRMEKTEDİR.

6.1 Seçimler ve parlamento kapitalist düzenin egemenlik mekanizmalarından biridir. Emekçi halkı sermaye egemenliği altında tutmaya yarayan bu kanalların egemenlerin kontrolünden çıkmaya ve halk hareketinin yükseliş platformlarından birine dönüşmeye başlaması halinde bizzat burjuvazi tarafından tasfiye edilmesinin örnekleri çoktur. İçinde bulunduğumuz dönemde ise sermaye egemenliği demokratik temsil unsurunu değersizleştirme ve düzenin ağırlığını güçlü yürütmeye kaydırma eğilimindedir. Bu eğilimin yalnızca faşizan siyasetçiler aracılığıyla hayata geçirildiği zannedilmemelidir. Bir dönem Türkiye’de de demokrasi örneği olarak sunulan Avrupa Birliği, egemenliği, işçi sınıfı ve emekçi halkın etkide bulunabileceği ülke ölçeğinden uluslararası bir platforma devrederken, özü itibariyle Erdoğan veya Brezilya’daki Bolsonaro’nun pratiğinden farklı bir şey yapmamıştır. 

6.2 AKP seçim mekanizmasını uzunca bir dönem yüceltmiş, ancak daha sonra görülmemiş biçimde itibarsızlaştırmıştır. Seçim adaletsizlik ve hukuksuzlukları oy vermenin kendisini, başkanlık sistemi ise parlamentoyu içerik ve işlevden yoksun hale getirmektedir. Türkiye burjuva devrim sürecinde hafife alınmayacak bir tarihe dayanan parlamenter gelenek ağır bir tahribat yaşamıştır. Artık yerel yönetimler kayyum eliyle hayatlarını sürdürebilmektedir; kürsü dokunulmazlığı fiilen yoktur; milletvekilliğinin düşürülmesi meclis aritmetiğini değiştirecek boyutlara varmıştır. Bu durumun arızi sayılması, AKP ile sınırlanması, Erdoğan’ın gücünün azalmasıyla paralel olarak geri sarılabileceği yolundaki yaklaşımlar toptan yanlıştır. Başkanlık sistemini Türkiye’de ilk projelendirenin TÜSİAD olması rastlantı değildir. Temsil unsurunu yok eden yüzde on barajından başlayarak her tür oldubittinin sineye çekilmesi, belediye meclislerinin kayyumla çalışmayı kabullenmesi veya milletvekillerinin hapse atılmalarına tepki verilmemesi yalnızca düzen muhalefetinin acizliğine yorulmamalıdır. Kapitalizmin daha güçlü bir yürütmeyle, daha otoriter biçimlerde yönetilmesi bütün düzen güçlerini ve muhalefeti kapsayan ve Türkiye ile sınırlanamayacak bir eğilimdir.

6.3 Türkiye Komünist Partisi seçimi hiçbir zaman bağımsız bir olgu olarak görmemiş, aksine siyasal mücadelelerin ve birikimlerin bir yansıması, bir sonuç olarak değerlendirmiştir. Kapitalizmin içinde bulunduğu yönelim bu yansıma ilişkisini bile bozmaktadır. Seçim sonuçlarının işçi sınıfının mücadelesinin göstergesi olma özelliği daha da zayıflamıştır. Parlamenter kapsamdaki kazanımlar işçi sınıfının mücadelesiyle bütünleşmediğinde değersizleşmeye, buharlaşmaya mahkumdur. TKP bu kısıtlar altında seçimleri örgütlenme, işçi sınıfı söylemini ve sosyalist çözümleri geniş kamuoyuna taşıma, komünizmi bir iktidar alternatifi olarak kitlelere tanıtma, emekçi halkın mücadelesini ilerletme ve örgütlü mücadelenin gücünü dosta düşmana kanıtlama platformu olarak önemsemeye devam etmektedir. 

6.4 Öte yandan sermaye düzeninin kendi içindeki nöbet değişimlerini parlamento ve seçim dışı yollardan, bir dönem yaygın biçimde olduğu gibi “renkli devrimler” yoluyla gerçekleştirmesi kural haline getirilemez. Kapitalizmin işlerliğinin bir diğer kritik unsuru istikrardır. Halk kitlelerinin ayağa kalkması, egemen güçlerin bütünüyle kontrol ettiği örneklerde bile kısa zamanda istikrara geri dönülmesi koşuluna bağlıdır. Dolayısıyla sermaye egemenliği de kendi yolunu döşerken mümkün olduğunca seçim mekanizmalarını kullanmayı tercih eder. Bu anlamda önümüzdeki dönem parlamento platformunda, emekçilerin çıkarlarını gözeten adımlar değil olsa olsa kapitalizmin krizini hafifletmeye dönük kozmetik değişiklikler gündeme getirilebilir.

6.5 Büyük sermaye ve emperyalizm bugün Türkiye’de eşzamanlı olarak hem siyasi iktidarı hem de onun düzen içi muhalefetini kontrol etmekte, ayar vermekte ve alternatif arayışlarının canlı tutulmasını desteklemektedir. AKP’nin karşısında yer alan biçimsiz, esnek muhalefet bloku tam anlamıyla bir düzen projesidir. Bu projenin halk kitlelerinin aktif yer alabilecekleri mücadelelere yönelmek yerine, kendini seçime endekslemesi, parlamenter mekanizmalara gerçekte olduğundan çok daha büyük, hayali bir değer yüklemektedir. TKP seçim politikasında bu hayalleri dağıtmayı ve sınıfsal özlerini deşifre etmeyi de gözetecektir.

6.6 Türkiye solunun bu koşullarda, yani parlamentonun en itibarsız olduğu bir dönemde düzen partilerinin kuyruğuna takılarak mevzi kazanmaya odaklanması emekçi halkın mücadelesine telafisi güç zararlar vermiştir.

6.7 Yüz yıllık tarihinin 2001’den bu yana yaşanan son evresinde TKP seçimlerde işçi sınıfının örgütlülüğünü derinleştirme, komünizmi meşru bir iktidar alternatifi olarak tanıtma, düzenin gerici ve restorasyoncu projelerine karşı biricik karşı tezi onurla temsil etme ve 2019’da olduğu gibi kimi kısmi kazanımlar elde etmeyi önemseyerek farklı ve devrimci bir pratiği ete kemiğe büründürmüş bulunuyor. Devrimci olmayan bir dönemde inşa edilmesi açısından özgün bir değere sahip olan bu pratikten herhangi bir biçimde ödün verilmesi söz konusu olamaz.

7. TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI SERMAYEYE RAĞMEN DEĞİL SERMAYE ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA ŞEKİLLENMEKTEDİR.

7.1 Türkiye’nin uluslararası alandaki varlığını tarif eden kavramların, bu açıdan Türk dış politikasının koordinatlarının ve ilkelerinin belli bir değişim geçirdiği açıktır. Türkiye’yi emperyalist sistem içinde yalnızca bağımlı bir unsur olarak güçlü merkezlere tabi ve bu merkezlerce kollanan bir ülke olarak tarif etmeyi mümkün kılan dönem geride kalmıştır. Bugün kimi zaman yayılmacılık, “emperyalist emeller” gibi terimlerle karşılanan farklı bir yönelim ağır basmaktadır.

7.2 Yaşanan değişimin kaynağında kaotik bir süreçten geçen dünya düzeni içinde daha iddialı konumlar için arayışlara girilmesinin yanı sıra gelişmelerin Türkiye için getirdiği risklerin algılanması vardır. Türkiye burjuvazisi risk algısını her zaman fırsat arayışıyla birleştirmiştir. Yeni risklerin, Türk dış politikasında savunmacı ve korumacı olmaktan çok saldırgan ve yayılmacı unsurları davet etmesi de bu açıdan şaşırtıcı değildir. Bu mekanizma Türkiye burjuvazisi için her zaman var olmuş, kapitalist Türkiye Soğuk Savaşın açılışına coşkuyla katılmış ve uluslararası gerilimden azami fayda sağlamaya odaklanmıştı. Benzer biçimde Sovyetler Birliği’nin çözülmesi de Orta Asya cumhuriyetlerine yönelik yayılmacı hevesleri serbest bırakacaktı. Bugün AKP iktidarı ve Erdoğan’la anılan “BOP’un eş başkanlığı” gibi anekdotlar da, ABD’nin Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan operasyonlarında ortaklık/rol arayışları da 2002 yılına gelindiğinde farklı burjuva siyasetçilerinin dile getirip aday oldukları misyonlarla bağlantılıdır. Hatırlanacağı üzere AKP, emperyalist güçler ve Türkiye burjuvazisi tarafından çeşitli parametreler gözetilerek bu yönelim için en uygun aktör olarak seçilmiştir.

7.3 Bu tarihsel arkaplan 2000’li yıllarda sermaye sınıfının gerçekleştirdiği atılımla da birleşmiştir. Türkiye’de sermaye düzeni bir yandan dünya kapitalizmine eklemlenme yolunda kritik adımlar atmış, öte yandan ekonominin kamusal unsurlarını tasfiye ederek ve emekçiler üstündeki sömürüyü şiddetlendirerek kayda değer bir birikim sağlamıştır. Gelişen her sermaye sınıfı ulusal sınırlarının ötesine taşmaya çalışır. Kaldı ki söz konusu tarihsel dönem, yani küreselleşme adı takılan neoliberalizm saldırısı, uluslararası sermayenin hareket yeteneğinin ve ulusal sermayelerin entegrasyon düzeyinin yükselişine sahne olmuştur. Rekabetin şiddetlenmesi entegrasyona eşlik etmekte, Türkiye sermayesi içeride yarattığı birikime yaslanarak değişken uluslararası ittifaklarla yayılmacı politikalara alan açabilmektedir.

7.4 Bu yönelimin bir dönem bir tür “ufuk çizgisi” olarak benimsenmiş Yeni Osmanlıcılık’la tarif edilmesi ya da buna indirgenmesi de, bu değişimin sermaye sınıfından bağımsız bir AKP’nin öznelliğine bağlanması da bizi eksik sonuçlara vardırır. Bu yaklaşımımız, partimizin 2018 Kasım’ında yayımlanan Kriz ve Devrim başlıklı raporunda AKP Türkiye’sinin dış politikasını tarif eden olgunun “stratejisizliğe alışma” olduğu yönündeki değerlendirmeyle de uyumludur. AKP’nin sermaye sınıfının olanakları ve istemleriyle uyumlu yayılmacı pratiklerini sistematik bir yaklaşım haline getirme denemesi olarak Yeni Osmanlıcılık duvara toslamış olabilir. Ancak AKP bu kez de stratejisizliği, çıkarcı yanı mutlak biçimde takviye edilmiş, ilkelerden arındırılmış bir hareket serbestisine dönüştürmüştür. AKP emperyalist sistemin krizine, dünya çapında süregiden kıyasıya rekabetin çatlaklarına oynamaktadır. Derin riskler ve sürprizler barındırmakla birlikte, bu politika Türkiye burjuvazisine rağmen değil, her aşamasında onun açılım ihtiyacına denk düşürülmeye çalışılarak sürdürülmektedir.

7.5 Anılan değişimin farkına varan ya da onu tarif etme ihtiyacı duyanların bir bölümü “yayılmacılık” ve “emperyalist vizyon” terimlerine sıcak bakmamaktadır. Düşülen kayıt yaygın olarak “taşeronluk” kavramı ile anlamlandırılmaktadır. Buna göre Türkiye’nin yayılmacı politikaları ve vizyonu, güçlü emperyalist oyuncularla bağlantılanan “taşeronluk” projelerinden ibarettir.  AKP’ye yakın yorumcular ise Türkiye’nin bağımsız oynama yeteneği kazanmış bir oyuncu olarak geniş bir coğrafyada, gerektiğinde farklı güçleri de karşısına alarak hareket ettiğini iddia ederek taşeronluk kaydına itiraz etmektedirler. Ancak Türkiye burjuvazisinin AKP eliyle hayata geçirdiği yayılmacı politikaların “taşeronluktan” ibaret olmadığı ne kadar doğruysa, bu politikaların sınırlarının emperyalist odaklar tarafından çizildiği de o kadar doğrudur. Emperyalist sistemin krizi hegemonik güçlere özgü olan “oyun kurucu” rolü silikleştirmiş ve hiyerarşinin farklı noktalarındaki unsurların hareket alanını genişletmiş bulunmaktadır. Ancak genel olarak bu unsurların ve Türkiye’nin kazandığı gücün “oyun kurmak” tanımına girmesi söz konusu değildir. AKP de kimi zaman başkalarının açtığı yollarda taşeronluk yapan, kriz karşısında istismarcı ve Türkiye sermayesinin çıkarları doğrultusunda oyun bozucu bir konumlanış içindedir.

7.6 Yayılmacılık örneği olarak görebileceğimiz tüm uygulamalarda bir ön alma, savunma hatta muhafaza etme güdüsü iş başındadır. Bu noktada “Doğu Akdeniz”deki gelişmeler iyi bir örnek oluşturmaktadır. Siyasi iktidarınKıbrıs üzerinden Akdeniz petrollerinde aslan payını kapma amacıyla hareket ettiği iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Burada bazen oldukça saldırgan biçimlere bürünen ve önemli emperyalist güçlerle karşı karşıya gelmeyi göze aldığı düşünülen adımlar, Türkiye sermaye sınıfının süreç başlatma değil süreç tıkama yeteneğine denk düşmektedir. AKP’nin, bu kez şu ana kadar duvara toslamadığı için başarılı olduğu gözlenen Libya hamlesi de aynı pencereden değerlendirilmelidir. 

7.7 AKP iktidarının ve onunla herhangi bir biçimde karşı karşıya görülmemesi gereken sermaye sınıfının anılan yönelimlerinin savunma veya savaş sanayi alanındaki karşılıklarına da dikkat edilmelidir. Savaş sanayiinde küçümsenemeyecek adımlar atılmıştır. Bir kısmı ihracat gelirlerine yansıyan nicel büyüme kadar, bu adımların sağladığı taktik olanaklar da görmezden gelinmemeli, Türkiye burjuvazisinin kanlı, emek ve halk düşmanı yönelimlerinin parçası olarak ciddiye alınmalıdır. Ancak bu adımların Türkiye’yi askeri alanda emperyalist odakların oluşturduğu dengelerden kurtardığı yolundaki her türlü ima, eğer bir yanılsamanın ürünü değilse, açık bir çarpıtmadır.

7.8 Özel olarak ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi AKP’nin dümende olduğu sermaye devletini cesaretlendirmiştir. 2007 yılından başlayarak, bir eğilim olarak Türkiye burjuvazisi daha cüretkâr, daha “proaktif” hareket edebilmiş, özellikle son yıllarda ortaya çıkan güç boşluklarından yararlanmaya çalışmıştır. Bu arayışın tamamıyla boş bir hayal olarak nitelendirilemeyecek olması, onun sınırları olmadığı anlamına gelmemektedir. Türkiye kapitalizminin yapısal zaafları, teknik bir soruna indirgenemez. Ülke ekonomisinin kırılganlığı giderilmek bir yana daha da artmaktadır. Askeri yeteneklerin geliştirilmesi, kronik dışa bağımlılık nedeniyle burjuvaziye sınır çizmeye devam etmektedir.  Dışa bağımlılığın bir boyutu pazar bağımlılığıdır. Örneğin Rusya ya da Almanya ile kurulan ilişkiler/girilen çatışmalar için bir başka sınır da burada çizilecektir. Kuzey Afrika ve Akdeniz’den Ortadoğu ve Doğu Asya’ya uzanan geniş bir alanda operasyon kabiliyeti olan Türkiye, bu alanlarda fazla sayıda ve dişli rakiplere sahipken gözüktüğü kadar özgür hareket edememektedir.

7.9 TKP kapitalist Türkiye’nin emperyalistlerle ilişkisinin nasıl evrildiğini ve önümüze çıkardığı olasılıkları, esasen barındırdığı ve güçlendirdiği kriz dinamikleri açısından ele almaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin ABD ve diğer güçler arasındaki salınımı en başta derin bir krizin göstergesidir.

TKP, uluslararası ilişkilerdeki gelişmeleri kesin ve şematik teorileştirmelerle anlamaktan, politika ve mücadele planlarını spekülatif kehanetlere dayandırmaktan kaçınmaya devam edecektir. Bu özen, belirginleşen yönelimleri, sınıf mücadelelerinde temel bulan açılım ve dönemsel projeleri zamanında görüp çözümleyerek hareket etme gereğiyle çelişmez. TKP, Türkiye burjuvazisinin yayılmacı politikaları ve emperyal yönelimleri konusunu bu ilkesellikle değerlendirmektedir.

8. KÜRT SORUNU SINIFSALDIR, SERMAYE DÜZENİ BU SORUNUN ÇÖZÜCÜSÜ DEĞİL KAYNAĞIDIR.

8.1 Kürt sorununun barışçıl, demokratik, siyasi gibi sıfatlarla anılan “çözüm süreci” 2015 yazında AKP tarafından durdurulmuştu. Bu gelişmeyi analiz etmek için bir yandan egemen güçler arasındaki, diğer yandan da Kürt ulusal hareketi içindeki dengelere bakmak kuşkusuz gerekir. Ancak tıkanmanın kaynağı açısından politik güç dengelerinin rolü ikincildir. Esas olan, kapitalizm içinde ulusal soruna gerçek çözüm üretmenin imkansızlığıdır. Sınıfsal sorunların gündeme alınmasının önkoşulu olduğu iddia edilen düzen içi bir Kürt çözümünün gerçekçi olmadığı beş yıl önce bir kez daha kanıtlanmıştır.

8.2 2015 öncesinde TKP’nin gerçekçi bir değerlendirmeden hareketle taşıdığı karamsarlık gelişmelerle doğrulanmıştır. Kapitalizm koşullarında Kürt sorunu temelde bir emekçi sorunudur. Sorunun sürekli yeniden üretiliyor olmasının nedeni sermayenin emekçiler arasındaki eşitsizliklerden, ayrımcılıktan, milliyetçi önyargılardan yarar sağlıyor olmasıydı. Dolayısıyla “çözüm” bu temeli ortadan kaldırmayacak, en fazla göstermelik kalacaktı.

8.3 Kürt ulusal hareketinin ne emperyalizm içi dengelere oynamaktan ne AKP ile pazarlıktan vazgeçebildiğidefalarca görülmüştür. Kürt ulusal hareketi özellikle Suriye’de açıkça ABD güdümlü bir çizgi izlemiştir. İçerde ise 2015 Kasım seçimleri öncesinde kurulan geçici hükümete HDP’nin (sonradan çekeceği) iki bakan vermesi, başkanların görevden alındığı çoğu belediyede HDP’li meclis üyelerinin kayyumla çalışmayı sürdürmeleri ve AKP yargısının HDP liderliğine doğrudan müdahale etmesi karşısında HDP’nin tercihlerini hep sağcı (“yetmez ama evetçi”, liberal, İslamcı) siyasetçiler lehine kullanması belirli bir tutarlılık oluşturmaktadır. Belli ki Kürt siyaseti AKP’nin yeni bir çözüm sürecine girmesi konusunda umudunu şu veya bu ölçüde korumuş ve kendince uzlaşmacı bir tutum izlemiştir. Kürt hareketinin ısrarla Türkiye solunu içerme politikası ile AKP’ye karşı söylemini zaman zaman sertleştirilmesi bu uzlaşmacılığı örtmenin araçlarıdır.

8.4 AKP’nin 2015 Kasım seçimleri öncesinde hızla uygulamaya soktuğu militarist politikaların öncesinde Kürt ulusal hareketinin kendi adına aşırı iyimser ve abartılı hamleler yaparak AKP’nin “masayı devirmek” için eline koz verdiği ortadadır. Bugün birçok kişi bu hamlelerin gerçekçilikten uzak olduğunu ileri sürmekte. Bununla birlikte, Kürt ulusal hareketinin karmaşık yapısı hesaba katıldığında, söz konusu dönem alınan kararların, gerçeklikten uzaklaşmanın çok daha ötesinde, düzen siyasetindeki gerilimlerle bağlantılı kökleri olabileceği de bir kenara not edilmelidir.

8.5 AKP, ABD-Kürt köprüsünü yıkmak için uğraşmış, bunda mesafe katetmiş, ama bunun son noktasına kadar götürülmesinin imkânsız olduğunu görmüştür. Yine AKP Kürt legal partisinin oturduğu kitle tabanının mühendislik hesaplarıyla budanmasının da sınırını görmüş bulunmaktadır. Kürt ulusal hareketinin silahlı gücü ise hayli gerilemiştir. Bugün Kürt ulusal hareketinin bu gücü Türkiye’de yeniden kazanma olasılığı düşüktür. Bütün bu faktörler birlikte değerlendirildiğinde, AKP’nin yeni bir Kürt açılımına yönelmesine bir olasılık tanınabilir. Kürt hareketi ve müttefiklerinin yaklaşımı da, dengeyi daha fazla lehine değiştiremeyen AKP’nin yeni bir “çözüm ve barış sürecine” mahkûm olmasını beklemeye dayanmaktadır. Ancak AKP’nin bu türden bir manevra için gerekli kaynak, özgüven ve özgürlüğe sahip olduğu tartışmalıdır.

8.6 AKP kendini zayıf hissettiğinde sıkışmayı çözmek için şiddeti arttırmakta, güçlendiği anda ise muhalif odakları tümden sindirmek için yine baskıya başvurmaktadır. Alttan alta verdiği mesaj ve Kürt ulusal hareketinin beklentisi ise tam tersidir. AKP yeterince güçlü olduğunda çözüme yeşil ışık yakacağı mesajını yaymaktadır. Kürt hareketi dahil olmak üzere muhalefet bloku ise AKP’nin güçsüz düşeceği anı beklemeye devam etmektedir. Belli ki, o günün esas olarak emperyalizmin ve büyük sermayenin hükümetten yüz çevirmesiyle geleceği umulmakta. Gerçekte söz konusu muhalefet stratejisi gerek bütün emekçi halk kitleleri için, gerekse Kürt yoksulları için içinden çıkılmaz bir tuzağı temsil etmektedir.

8.7 Kürt yoksullarının eşitlik arayışı, önümüzdeki dönem baskın bir sınıfsal perspektife yerleştirilmelidir. Bu alandaki boşluk, partimiz açısından ertelenemez bir göreve işaret etmektedir. Bu görev “kimlik siyaseti” ile dengelenmeksizin ve geride bırakılan dönemin ortaya çıkardığı hassasiyetlere prim vermeksizin yerine getirilmelidir. Son dönemde Kürt emekçilerinin partimize daha fazla başvurması, bazı yerleşimlerde örgüt kurmak için inisiyatif alması bu görevin yakıcılığının kanıtıdır. Partinin sosyalizm programı her tür ayrımcılığa karşı devrimci, enternasyonalist bir doğrultuya işaret etmektedir. Büyük baskı ve ayrımcılığa maruz kalan Kürtleri eşitlik ve özgürlük düzlemine taşıyacak olan bu program ve bu programın hayata geçirileceği sosyalist düzendir. Milliyetçi anlayışların belirlediği ve bir yandan da sınıf uzlaşmacılığı anlamında alabildiğine liberal bir eksende sürmekte olan gerginlikler Türkiye’nin emekçi dinamiğini bölmek ve etkisizleştirmekten başka bir anlama gelmemektedir. Türkiye Komünist Partisi’nin Kürt yoksullarını bir araya getirdiği her semt evi, Kürt işçilerini örgütlediği her işyeri birimi kimlik siyaseti üzerinden yaratılabilecek geçici sempatiden daha önemli ve kalıcı sonuçlar doğuracaktır. 
 

9. KAPİTALİZM İYİLEŞTİRİLEMEZ: REFORM DEĞİL DEVRİM!

9.1. Kapitalizm, insanlığın tanık olduğu sömürüye dayanan son sınıflı toplumdur. Bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kapitalizm doğası ve yapısal özellikleri nedeniyle sürdürülemez, içinde yaşadığımız yüzyılda fazlasıyla kırılgan, sürekli kriz üreten, akıl dışı bir toplumsal sistemdir.

9.2 Kapitalizm kendi hakimiyetini sürdürmek için tüm insanlığın yok oluşunu göze alacak kadar fütursuz bir sistemdir. Bu tehdidin kendisinin yine düzenin sürdürülmesi için insanlığa karşı kullanılması ve tehdidin insanları düzen içinde tutmak için bir araca dönüştürülmesi de bir sermaye politikasıdır. Kapitalizmin gittikçe ağırlaşan ve derinleşen krizleri geniş kitleleri korkutan bir hal aldıkça, korku da sistem içi ideolojik bir mekanizmaya dönüşmektedir. Oysa kapitalizmin insanlığı yok etme tehdidi gerçek, bu tehditten insanlığı ıslah edilmiş, düzeltilmiş bir kapitalizmin kurtaracağı ise büyük bir yalandır.

9.3 Burjuvazi iki yüz yıldır daha kötüye gidişi durdurmak için eldekini düzeltmenin en kolay ve gerçekçi yol olduğu masalını anlatmaktadır. Bunun için de yaşanan aksaklık ve sorunların insanların yaptığı hatalardan, yanlış siyasi tercihlerden veya yöneticilerin hatalı kararlarından kaynaklandığı dile getirilir. Oysa kapitalizm tam da onlarca yıldır insanlığın başına sayısız çorap ören toplumsal sistemdir. Daha iyi bir kapitalizm yoktur. Tekellerin gittikçe güçlenmesi, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, tüm servetin bir azınlığın elinde toplanması istisna değil kuraldır. Dinsel, milliyetçi, ırkçı her türden gerici ve karşı devrimci ideolojilerin tüm dünyada güçlenmesi şaşırtıcı değil olağandır. Kapitalizmin hüküm sürdüğü dünyada savaşların aralıksız sürmesi, sağlık, eğitim ve barınma sorunlarının çözülmemesi kötü yönetimlerin değil bir bütün olarak sistemin sorunudur. Başka türlü bir kapitalizm arayışı adlı adınca burjuvazinin arayışıdır. İnsanlık barbarlıkla daha iyi bir kapitalizm tercihleri arasına sıkıştırılamaz. Barbarlık kapitalizmin bir sonucudur ve kapitalizmi iyileştirmek doğrultusunda her türlü arayış sorunları yaratan maddi zeminin varlığını sürdürmesine yardımcı olduğu için işçi sınıfı ve insanlığa zaman kaybettirmektedir.

9.4 Kapitalizmi yıkma ve eşitlikçi bir düzen kurma perspektifi komünizmin ayırt edici yönüdür. Bu kararlılık doktriner bir katılığın ürünü değildir, kapitalizmin temelleri ile kapitalizmin yarattığı sorunlar arasındaki yapısal ilişkiyi çözümlemiş olmaktan kaynaklanır. Kapitalizmin yaratacağı karanlığın sonu yoktur, kapitalizm içinde iyilik aranmaz, çünkü kapitalizmin insanlığın başına sardığı tüm kötülükler yapısaldır. Kapitalizmin sürdüğü koşullarda her türlü arayış, her cinsten ıslah ve reform programı bu kötülüğü yaratan sınıfa karanlık sürsün diye el uzatmak anlamına gelir. İşçi sınıfı hiçbir şekilde burjuvaziye dolaylı veya doğrudan destek olamaz. Bu bir basitleştirme değil, işçi sınıfı ile burjuvazinin çıkarlarının asla uzlaşmayacağı gerçeğinden hareketle bir müdahale ve taraf olma çağrısıdır.

9.5 Kapitalizmin tarihinde işçi sınıfının lehine görülüp kayıt altına alınabilecek tüm gelişmeler işçi sınıfının ulusal ve uluslararası ölçekte verdiği mücadelelerin bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. İşçi sınıfı kapitalizm koşullarında haklarını savunmaktan, kazanımlarını korumak ve ilerletmekten vazgeçemez. Dahası, işçi sınıfının örgütlülüğü azaldıkça, direnci düştükçe, kavganın yoğunluğu azaldıkça, eldeki hak ve kazanımları kaybettiği tarihsel bir veridir. İşçi sınıfı ancak en ileriyi istediği, sosyalizm için mücadele ettiği zaman koşullarını iyileştirme olanağına sahip olabilir. Nihai olarak kapitalizmle uzlaşacağı bilinen bir hattın bu nedenle, kapitalizm içinde kazanılabilecek haklara da bir faydası yoktur. Kapitalizm yapısal sorunları çözemeyen ama bunları geçici olarak yönetebilen bir toplumsal düzendir. İşçi sınıfının doğrudan veya dolaylı bu yönetme sürecine verdiği destek, uzun vadede her zaman burjuvazinin lehine olacak, kapitalist barbarlığın ömrünü uzatacaktır. Her krizden sonra ortaya çıkan sermayenin yeniden yapılanma ihtiyacı, işçilerden daha fazla fedakârlık talep etmeden çözülemez, bu süreç sermayenin emeğe dönük saldırısı şiddetlenmeden ilerleyemez. İşçi sınıfının bu süreçte sermayeyle bir uzlaşma yolu bulması aslında nesnel olarak mümkün değildir. Her reform programı bir tür uzlaşma programıdır ve emekçiler bu düzende burjuvaziyle uzlaştıkları her an tarihsel olarak kaybetmeye mahkumdur. Çünkü uzlaşma kapitalizm koşullarında gerçekleşmekte ve işçi sınıfının aleyhine çalışan bu düzenin sürmesine yardımcı olduğu için sonuçta işçi sınıfına zarar vermektedir. İşçi sınıfını zafere götürecek tek yol devrimdir. Devrime kadar sermayeyi bu düzende geriletmenin tek yolu da örgütlü bir devrimci tehdidi burjuvaziye sürekli hissettirmektir.

9.6 Kapitalizmin yaşadığı derin kriz kapitalizmin sonunu getirecek ortamı hazırlar ama asla kapitalizmin sonunu getirmez. Sosyalist devrim hedefi olmaksızın kapitalizmin geleceğine dair yapılacak her tartışma kapitalizmin sonu tartışılsa bile bu düzenin içinde kalır. İnsanlık farklı kapitalizm türleri arasından değil kapitalizmle sosyalizm arasında bir tercih yapacaktır. Kapitalizmin sonu yalnızca sosyalist bir dönüşümle mümkündür ve bu dönüşümün başlangıç noktası da siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından fethidir.

9.7 Bugün insanlığın en büyük sorunu, geniş kitlelerin devrim fikrinden, sosyalist devrimin güncel ve somut bir hedef olduğu düşüncesinden uzaklaşmasıdır. Kapitalizm çok ağır bir krizle boğuşurken insanlığın kısır tartışmalara hapsolmasının nedeni devrimci bir alternatifin aranmıyor oluşudur. İktisaden çöken neoliberal politikalar veya sermayenin kural tanımazlığı değil kapitalizmin kendisidir, o halde tartışılması gereken sermaye hareketlerinin kontrolü ya da neo-liberalizmin yerine ne konulacağı değil mülkiyet ilişkilerin nasıl değiştirileceği, sermaye egemenliğinin hangi yolla sona erdirileceğidir. Tüm dünyada her türden gerici ve karşı devrimci ideoloji yükseliyorsa bu kapitalizmin yaşadığı geçici bir tıkanıklıktan değil düzenin yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır, o halde ideolojik tükeniş yeni bir tür liberalizmin yaratılması için veya yeni bir sosyal devlet hayali uğruna değil, sosyalizm fikrinin yayılması için değerlendirilmelidir. Yaşanan krizde ortaya çıkan tüm taraflaşmalarda işçi sınıfı adına sosyalist devrimin tarafını yaratmak esas amaç olmalıdır.

9.8 Kapitalizmin hiçbir sorunu çözemediği ve çözemeyeceğinin görüldüğü çağımızda, başka türlü bir kapitalizmin mümkün olduğunu, bu düzenin ıslah edilebileceğini söyleyen reform cephesi, varolan kapitalizmi eleştirirken aslında kapitalizme güç vermektedir. Zenginlerden daha çok vergi alınması gibi bu düzen içindeki tüm vergi modellemeleri veya tüm vatandaşlara temel gelir sağlanması gibi talepler yüzeysel bir bakışta olumlu görünseler dahi bu düzenin iyileştirilebileceği beklentisini güçlendirip işçi sınıfının mücadelesini düzen içi kanallara hapsetmektedir. Çağımız kapitalizminin ideolojik olarak en büyük şansı sosyal demokrasiden radikal demokrasiye geniş bir yelpazeye yayılan, solun önemlice bir bölümünü kapsayan reform cephesinin büyüklüğüdür. Bugün dünyada ve Türkiye’de solun içindeki en önemli ve belirleyici ayrım devrimcilerle reformistler arasındaki ayrımdır. Komünistlerin önündeki hedef devrimci tarafın güçlenmesi ve genişlemesidir.

9.9 Türkiye’de sosyalizm için koşulların hazır olup olmadığı tartışması çoktan geride kalmış bir tartışmadır. Türkiye’de de sosyalist devrim gecikmiştir. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ilerleyemeyen işçi sınıfı, ülkemizde AKP karanlığıyla yüzleşmiş, sermaye egemenliği AKP’nin emperyalizm yanlısı, liberal, dinci gerici iktidarında daha saldırgan bir biçimde yeniden yapılanmıştır. “Ne pahasına olursa olsun AKP’den kurtulmak” isteyen anlayış AKP’nin kurduğu yeni yapının kalıcı olduğu gerçeğini gözlerden gizlemektedir. Tüm siyasi aktörleriyle düzen bir bütün olarak bu yapı üstünde uzlaşmıştır. Düzen partilerinin aralarında elbette ayrım noktaları vardır, ancak bu ayrımların hiçbirisi bu yapının esasına dair değildir. AKP iktidardan gitse dahi, AKP’nin kurduğu emekçi karşıtı düzen, değişikliklerle de olsa, yoluna devam edecektir. Türkiye’de AKP’den ve aslında onun kurduğu yapıdan kurtulmanın tek yolu sermaye egemenliğine son vermektir.

9.10 Bu düzende yoksulluğun ve işsizliğin çözümü yoktur; çünkü yoksulluk ve işsizliğin nedeni kapitalizmdir. Türkiye’de kapitalizm eğitim, sağlık ve barınma gereksinimlerini eşit ve insana yakışır bir şekilde karşılayamayacaktır. Dinci gericilik emekçilere karşı asla vazgeçilemeyecek bir silah ve bu düzen için olmazsa olmazdır. Kadınların yaşamın her alanı ve anında karşılaştığı problemlerin üstesinden gelinmesi imkansızdır. Bu düzen Kürt sorununu bir çözüme ulaştıramayacaktır. Türkiye sermaye sınıfı sınır ötesinde macera aramaktan vazgeçmeyecek, savaş tehlikesi halkların tepesinde bir tehdit olarak sallanmaya devam edecektir. Üstelik bu sorunların hepsi birbiriyle kopmaz bağlarla bağlıdır ve sorunların teker teker çözümü mümkün olmadığı gibi tüm sorunlarda bu düzen içinde ilerleme kaydedilecek bir reform programı oluşturmak da nesnel olarak imkansızdır. Böylesi bir reform programı için mücadele etmek, gerçekçilikten uzak ve hayalci bir hedefin peşine takılmaktır.

9.11 Ülkenin birikmiş ve hepsinin çözümü birbirine bağlı sorunlarının üzerine bütünsel olarak gitmek için kalıcı ve kararlı bir adım atılmalı, sermaye düzenine son vermek için işçi sınıfı iktidarı fethetmelidir. Türkiye’de sosyalist devrim yalnızca acil ve güncel bir hedef değil, bugün yaşadığımız koşullarda karşılaştığımız ve yaşadığımız problemlerin çözümü için tek gerçekçi yoldur. Türkiye Komünist Partisi’nin kimliği, stratejisi, tarihsel misyonu bundan ibarettir.

9.12 Reformlar için mücadele, sosyalist devrim için mücadeleye enerji verdiği sürece anlamlıdır. Burada yalnızca, halkın günlük hedeflerle yürütülen mücadeleler içinde örgütlü mücadeleye inanç ve yatkınlığının artmasından söz edilmemektedir. Bu mücadele, sermaye sınıfının en küçük bir iyileştirici adımı bile arzu etmediğini, dahası kapitalizmde reformların kalıcı sonuçlarının olamayacağını emekçi kitlelerin görmesini sağlar. Komünist partilerinin görevi işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını savunmasını, o çıkarlar için harekete geçmesini sağlamaktır. Bu görev kötünün iyisini tercih ederek değil, her koşulda kurtuluşa işaret ederek yerine getirilir.

9.13 Sermaye ya da sermaye siyasetçileri arasında “dost” aramak, sermaye sınıfının henüz devrimci barutunu tüketmediği ya da burjuva devrimleri çağının tamamen kapanmadığı dönemlerde belli koşullarda anlamlı olabilirdi. Toplumsal mücadele tarihinin bu dönemlerinde denenmiş kimi ittifak girişimlerini ya da seçim taktiklerini bugün kapitalizm bütün unsurlarıyla gericileşir ve çürürken hayata geçirmeyi önermenin devrimcilikle ya da gerçekçilikle açıklanması saçmalıktır. Gerçek şudur ki, sermaye sınıfı içinde “dost” arayanlar düzen safına geçmiş eski “dost”lardır. TKP’nin görevi emekçileri bu ihanetin etkisinden kurtarmak için sekterlikten uzak, akılcı ve yaratıcı politikalar üretmektir.

10. TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ’NİN BİRLİKTE YÜRÜME YETENEĞİ ARTMALIDIR.

10.1 Türkiye Komünist Partisi, siyasal mücadelesini ve örgütsel devinimini sosyalist iktidar hedefine bağlamış bir partidir. Parti, bu özelliğini değiştirmesi için dışarıdan ya da zaman zaman içeriden yapılan müdahaleleri yenilgiye uğratarak bugüne gelmiştir. 13. Kongre, TKP’nin varlık nedeni olan sosyalist devrim hedefi doğrultusunda partinin eksikliklerini kapatma, partinin devrimci iradesini güçlendirme görevini üstlenmiştir. Covid-19 salgını hem kapitalist sistemin kriz dinamiklerini hem de kendi sorumluluklarımızı daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Kongre ile bu kavrayış somut siyasal ve örgütsel hamlelere dönüşecektir.

10.2 Türkiye Komünist Partisi’nin birbiri ardına gelen örgütleri emekçi sınıflar temelinde yeniden yapılandırma, işyeri birimlerini çoğaltma, Patronların Ensesindeyiz, semt evleri ve TKP Gönüllülüğü hamleleri partinin toplumsal temellerini sağlamlaştırmış, burjuva toplumunun geriye çekici etkisine karşı bağışıklık sistemimizigüçlendirmiştir.

10.3 Eşzamanlı olarak, sigara, alkol ve sosyal medya bağımlılığına, statükoculuk, konformizm, benmerkezcilik, kariyerizm gibi olgularla kendini hissettiren küçük burjuva bireyciliğine ve çağın liberalizm virüsünün etkisi altında örgütsel gevşekliğin ve disiplinsizliğin “gelişkinlik” olarak kabulüne karşı partide sürdürülen mücadelede henüz yeterli olmasa da küçümsenmeyecek sonuçlar alınmıştır.

10.4 Söz konusu kazanımlar, ancak partinin 13. Kongre’de “100 yaşında devrimci parti, devrim için parti” sloganının ruhuna uygun bir biçimde devrimcileşmesi ile birlikte anlam kazanabilir. Devrimcileşme hedefi;programı, siyasi doğrultusu ve örgütsel yapısı açısından partimizin bugün sahip olduğu devrimci karakterinin üzerine gölge düşürmek anlamına gelmez. Devrimcileşme hedefi, partinin kapitalizmin yıkılması misyonunun gerektirdiği hazırlıklarda nesnel koşulların sunduğu olanakların gerisine düşmeme iradesini tanımlamaktadır. TKP eksik ve zaaflarını görmezden gelmeyecek kadar dürüst bir partidir. Yarattığımız siyaset kültüründe ne kanaatkarlığa ne temelsiz bir iyimserliğe yer vardır. Parti devrimcileşmelidir.

10.5 TKP açısından devrimcileşmenin anlamı, nesnel koşullar olgunlaştığında bu ülkenin emekçi halkını kurtuluşa taşıyacak, Türkiye’yi eşitlikçi, özgür, bağımsız, egemen bir sosyalist ülke yoluna sokacak devrimci dönüşümlere önderlik etmek için gerekli hazırlıkları Marksizm-Leninizmin yol göstericiliğinde sürdürmektir. Bu anlamda devrimcileşme vurgusunun sekterlik, dışavurumculuk, slogancılık, küçük burjuva radikalizmi vb hastalıklara davetiye çıkaracağını düşünmek yanlıştır. Tersine devrim fikri ve onunla güncel bağlar kurmayan bir partide bu türden hastalıkların ortaya çıkması daha güçlü bir olasılıktır. Sosyalist devrim perspektifi TKP açısından bir oyun değil, bir var olma zeminidir.

10.6  Türkiye Komünist Partisi’nin öncü devrimci karakterinin güçlendirilmesi, her şeyden önce partinin dönüştürücülüğünün bugünden artması ile mümkündür. Dönüştürücülük misyonu, kendi doğrularımızın tekrarlanması ile hayata geçmez. TKP, Türkiye solunun liberal rüzgarlarda savrulma sürecinde kendini korumak için solun çürümeye başlayan iç dünyasından uzaklaşırken zaman zaman bir başka yanlışa düşmüşve siyasal müdahale alanını daraltmıştır. Partinin emekçi kesimlerden yeni üye ve dostlara ulaşmakta zorluk çekmemesi bu sorunun hafifsenmesine yol açmış ve parti öz kaynaklarını fazlasıyla zorlayan bir “tek başınalık” kanıksanmıştır. Oysa Türkiye Komünist Partisi’nin uzak durduğu siyasal-toplumsal ilişki ağlarının hemen tamamında partiye dostça bakan unsurların sayısı artmış, akademiden sendikaya, sanattan medyaya birçok alanda TKP’nin kendisine dokunmasını bekleyen ciddi bir toplam ortaya çıkmıştır.

10.7 Partinin bu toplamla ilişkisinde kritik halka partiyi benimsetmek değildir. Devrimci mücadelede esas olan, birlikte mücadele ederken, birlikte üretirken, birlikte yol alırken dönüştürmek ve dönüşmektir. TKP’nin ideolojik-siyasal hattını geriye çekerek kendi dışına şirinlik gösterileri yapmaya ihtiyacı elbette bulunmamaktadır. Ancak TKP kendisini takip eden, izleyen ve zaman zaman hak veren geniş bir toplam ile birlikte hareket etme yeteneği kazanmak durumundadır. Bu toplam öncelikle bir nicel büyüklük değil, TKP’ye önümüzdeki dönem ihtiyaç duyduğu niteliksel sıçrama için enerji verecek olan toplamdır. Bugün partinin bazı başlıklarda patinaj yapmasının temel nedeni sosyalizm mücadelesinin aynıların deviniminden ibaret olduğunun sanılmasıdır.

10.8 Türkiye Komünist Partisi’nin toplumsallaşması birbirini destekleyen iki sürecin ürünü olacaktır. Bunlardan ilki kuşkusuz örgütsel varlığımızın doğrudan parçası olarak üye, gönüllü ve dostlarımızın sayısının artmasıdır. Ancak bu tek başına yeterli değildir. TKP, kendi perspektifini dolayımlarla topluma taşıyacak dost kuvvetlerle birlikte hareket etmeden işçi sınıfına önderlik edemez. Bu dost kuvvetlerin TKP’nin örgütsel varlığı ile esnek bir ilişki içinde olması, zaman zaman partinin çok yakınında zaman zaman da içinde yer alması mümkündür. Mücadelenin sıcaklığı ve güncel ihtiyaçlar doğrultusunda ayar verilecek bu mesafe parti önderliğinin sorumluluğundadır. Tüm partinin sorumluluğu ise partinin temel doğrultusunun ve onun güncel konumlanışlardaki yansımasının tutarlılığı ve parti programına uygunluğudur. Zaman zaman gözlediğimiz ideolojik ve örgütsel başlıklarda TKP’nin saflığını koruma bahanesinin arkasına gizlenen sekterlik bu türden bir titizliğin değil, küçük burjuva bencilliğinin ürünüdür ve partimiz yol aldıkça daha da önemsiz hale gelecektir.

10.9 Geride bıraktığımız 20 yıllık dönemde TKP sözü edilen birlikte yürüme yeteneğini artırmak için bir dizi girişimde bulundu ve bunların her biri Türkiye’de sosyalizm mücadelesi için anlamlı birer deney olmanın ötesinde, kısıtlı bir zaman diliminde olsa da etkili birer mücadele ve üretim odağı haline geldi. Sol Meclis, İşgale Karşı Komiteler, Yurtsever Cephe, Yurtsever Cephe İşçi Birliği, Sosyalistlerin Meclisi, Sol Cephe ve Aydınlanma Hareketi farklı farklı form ve amaçlarla benzer bir ihtiyaca denk düştü. En büyük yanlış, bu ve benzeri açılımların dar anlamıyla bir ara yüz örgütlenmesi olarak görülmesidir. TKP bütün bu oluşumlarda ne kendisini gizledi ne de partili mücadelenin esas olduğu gerçeğinin üstünü örttü. Ama aynı zamanda parti, bu oluşumların partiye enerji vermenin ötesinde toplumsal mücadeleler pratiğinde kendi başına birer anlam kazanması için çaba harcadı.

10.10 Bugün 13. Kongre partinin benzer bir açılım yapmak için hazırlık yaptığı bir anda toplanıyor. Türkiye Konferansı’nın delegelerle gerçekleşecek oturumunda şimdiye kadarki deneylerden elde edilen dersler ışığında önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına karşılık veren heyecan verici bir oluşumun ayrıntıları bağlanmaktadır.

11. TKP DEVRİMCİ BİR PARTİDİR ve DEVRİMCİLEŞMELİDİR… 

11.1 Yukarıda söz edilen kapsama ve birlikte yürüme iradesinin güçlenmesi tek başına yeterli değildir. Partiyi doğruları emekçi halka yaymak, onları harekete geçirmek ve parti örgütünü belli kurallar doğrultusunda çalıştırmaktan ibaret gören anlayışın da terk edilmesi zorunludur. İşçi sınıfının öncü partisi, devrimci mücadelenin gerektirdiği tüm fonksiyonlar için kendi bünyesinde çözüm geliştirmek durumundadır. 

11.2 Devrimci mücadelede bilgi alma, hızlı ve etkili hareket etme, partiyi ve partilileri koruma, sömürücü sınıfların ve emperyalistlerin hamlelerini boşa çıkarma gibi genel başlıklar altında toplanabilecek sayısız görev söz konusudur. Bu görevlerin hafife alınması veya ertelenmesi düşünülemez bile. Öte yandan bütün bunlar partinin siyasal varlığının doğal bir parçası olmalı, bir eklenti olarak algılanmamalıdır.

11.3 TKP’nin devrimcileşmesi bu anlamda öncelikle parti yaşantısında devrimin daha fazla hissedilmesidir. Devrimci olmayan bir dönemde devrimi hissetmek, devrimci bir dönemin her an gelebileceği bilinciyle hareket etmek ve parti çalışmalarının kapitalist düzenin kendini yeniden üretme yeteneğinin ürünü olan bir düzlemin esiri haline gelmesini engellemektir. Bu anlamda, etkili, saygın bir partinin devrimcilikten uzaklaşması pekala mümkündür ve tarihte bunun sayısız örneği bulunmaktadır. 

11.4 Partinin devrimcileşmesi yalnızca partinin kurumsal yapısının buna uygun hale gelmesi ile gerçekleşmez. Devrimcileşme aynı zamanda partililerin tek tek siyasi mücadele ile sağlıklı bir biçimde ilişkilenmeleri anlamına gelir. Sosyalizm davasına hizmet, komünistler açısından kendi birikim ve olanaklarını en uygun ve verimli biçimde örgütlü mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmak ve bu birikim ve olanakları devrim ve sosyalizm ideali için sürekli geliştirmektir. Kolektif bir organizma olarak TKP’nin parçası olmak, partinin bütünsel verim ve çıkarları için en anlamlı noktada durmayı gerektirir. Kendi bağlanma ya da katkı alanı dışındaki parti çalışmalarına yabancılaşmak, partiye kendi koyduğu katkının miktarına göre not vermek, görünmeyen ama sosyalizm mücadelesi açısından yaşamsal görevlerden kaçınmak, parti yaşamına kendi öznel penceresinden bakmak, parti çalışmalarını tek bir boyutuyla ele alıp etraflıca düşünmeden sorgulamak gibi hastalıkların boy göstermesi, partinin devrimci misyonlarının yeterince güçlü bir biçimde kavranmamasının ürünüdür.

11.5 Türkiye Komünist Partisi, iç yaşamında hiyerarşik konumların değil, devrimci görev bilincinin önem kazanması için düzenlemeler yapmaya devam edecektir. Alan önderliğine yatkınlık, hedefe kilitlenme alışkanlığı, dönüştürme iradesine sahip olmak, üstlendiği sorumluluk doğrultusunda zamanını, bilgi ve tecrübesini sakınmaksızın kullanmak partili mücadelede yaygınlaştırmak istediğimiz özelliklerdir. Toplumsal ilişkilerini ya da entelektüel birikimini kişisel bir “iktidar” alanı olarak görmenin temelinde küçük burjuva ideolojisinin etkisi kadar partinin devrimci fonksiyonlarının belirginleşmemesi gibi nesnel bir zemin de vardır.

11.6 Türkiye Komünist Partisi’nin devrimci fonksiyonları partinin devrim stratejisinin belirleyiciliğinde şekillenir ve asla bir biçimsel ya da teknik sorun değildir. Bir işçi sınıfı partisinin devrim stratejisi, devrimci bir yükselişin mücadele edilen ülkede hangi olası çelişkilerin ürünü olacağı, hangi ideolojik çatışmaların toplumda yarılma yaratacağı, sermayenin egemenlik aygıtlarında olası bozulma ve dağılma koordinatları, hangi bölgesel ve uluslararası dinamiklerle etkileşime girileceği, emekçiler arasında hangi bölmelerin devrimci yükselişe özellikle duyarlı hale geleceği, hangi yerleşimlerde mücadelenin kaderinin tayin edileceğine ilişkin öngörülerin partinin program ve ilkeleri ile kurulan bağının ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında Türkiye Komünist Partisi devrimci fonksiyonlarını havada bırakmayacak güçlü bir muktesabat oluşturmuş durumdadır. Önümüzdeki dönemin puslu havasında parti iktidar mücadelesinde stratejik hesaplarını daha da olgunlaştırma fırsatı yakalayacaktır.

11.7 Partinin devrimcileşmesi, partide kolektif mücadele kültürünün güçlenmesi ile doğrudan ilişkilidir. Salgın sürecinde partide kendini daha güçlü bir biçimde hissettiren dayanışmacı tutum ve davranışlar önümüzdeki döneme ilişkin iyimserliğimizi pekiştirmektedir. Salgın koşullarında parti çalışmalarına yeniden ivme kazandırmak için attığımız adımlara ilişkin yoldaşlarımızın sağlığı ile ilgili soru işaretlerinin zamanla önemsizleşmesi de benzer bir olumluluktur. TKP, gerekli önlemler alındığında devrimci bir irade sergileme ve ayağa kalkma konusunda son derece değerli bir enerjiye sahip olduğunu her defasında kanıtlamış bir partidir. 

11.8 Kapitalist düzenin çaresizliği ve çürümüşlüğü daha belirgin hale geldikçe, sermaye egemenliği ömrünü emekçilere daha fazla saldırarak ve savaş seçeneğini daha kolay göze alarak uzatmaya yönelecektir. Siyasi eğilimlerin tercihlerinden tamamen bağımsız, nesnel bir olgu olarak baskı ve şiddete daha fazla başvurulması ile savaşların yoğunluk ve kapsamının artması kapitalizme karşı devrimin güncelliği vurgusunu daha da yakıcı hale getirmektedir. Baskı, şiddet, savaş tehdidi kapitalizmin varlığını sürdürme koşuludur ve tarihsel bir zayıflamaya işaret eder. Türkiye Komünist Partisi, bu zayıflığı devrimci fırsatlar için değerlendirmek yerine kapitalizmin reforme edilebileceği kanaatini yayarak sermaye sınıfının insanlığa dönük şantajına boyun eğilmesini vaaz eden tüm akımların karşısına dikilecektir. Sömürünün ve eşitsizliklerin sürdüğü ama baskı ve şiddetin daha az hissedildiği, savaşların seyreldiği bir dünyayı arzulamak ahlaki bir soruna işaret eder. Öte yandan sorun yalnızca ahlaki değildir. Emperyalist dünyada baskı, şiddet ve savaşların kontrol altına alınabileceği düşüncesi bilimsel ve ampirik olarak geçersizdir. Devrim fikrinden vazgeçerek ya da onu erteleyerek özgürlük ve demokrasi satın alınabileceği aldatmacası tarih boyunca bütün reformist akımlara ilham vermiştir. Türkiye Komünist Partisi yüzüncü yılında bu aldatmacaya karşı “Devrim günceldir ve insanlığın merkezi sorunudur” demektedir. Devrimcileşme, dünyayı bu felsefeyle yorumlamanın ve değiştirme kararlılığının ürünüdür. 

12. PARTİ DAHA FAZLA HİSSEDİLMELİ, DAHA GENİŞ BİR ZEMİNDE HAREKET ETMELİDİR.

12.1 TKP yaygınlaşmaya devam etmelidir. Parti, karşılaşılacak her tür zorluğa karşın, semt evlerinin sayısını 2021 Eylülü’ne kadar 100’e çıkarmalıdır. Partinin Türkiye’nin toplumsal dinamikleri açısından özel olarak önemli olan bazı yerleşimlerde örgütlü olmaması kabul edilemez. Bu bağlamda aynı tarihe kadar, belirlenen ve Türkiye Konferansı’nda kayıt alına alınacak ilçelerde partinin örgütlü çalışma yürütülmesi ve semt evi ya da parti binası açılması 13. Kongre tarafından partiye yüklenen bir görevdir.

12.2 Türkiye Komünist Partisi’nin büyük kentlerde çalışma ölçeği işyerleri dışında mahalleler, bir başka deyişle muhtarlıklardır. Örgütlerimizin bu ölçeğe daraltılması hedefimizdir. Bu parti örgütlerimizin sayısındaki artışın sürmesi anlamına gelecektir. Dar birimler ve somut alanlara odaklanmış örgütler Türkiye Komünist Partisi’nin devrimci misyonu açısından en uygun örgütsel formu oluşturmaktadır.

12.3 Partinin yaygınlaşması, yeni örgütlerin kurulması partililerin sayısının radikal biçimde artması ile mümkündür. Parti, geride bıraktığımız dönem salgın araya girmeseydi de istenilen hızda büyümüş olmayacaktı. Bunun en önemli nedenlerinden biri TKP Gönüllüleri kararımızın yeterince anlaşılmaması ve bazı alışkanlıklarımızın kırılamamasıdır. TKP Gönüllüleri ile ilgili olarak saptanan belirsizlik ve yanlış anlamalar Kongre’yi takip eden günlerde parti merkezi tarafından hızlıca ve kesin olarak giderilmelidir. Bugün partimizin etkisinin sınırlı bir bölümüne ulaşabiliyor olmamızın önemli nedenlerinden biri partililiği ve devrimci mücadeleyi dinamik bir süreç olarak ele almakta yaşadığımız sıkıntılardır. Bu sıkıntıları aşmak için partinin temel örgütlenme ve mücadele ölçeği olan örgütlerimizin hızla harekete geçmesi sağlanmalıdır.

12.4 Partinin yaygınlaşması, aynı zamanda partinin sözünün yaygınlaşmasıdır. Bu açıdan en geniş anlamıyla parti basınının son dönemde yaptığımız kimi denemelerin verileri ışığında yeniden yapılandırılması ve partinin hitap gücünün artırılması acil bir görevdir. Bu görev doğrultusunda Türkiye Komünist Partisi’nin yüzüncü yılı özel bir sıçramaya tanıklık etmelidir.

13. İŞÇİ SINIFI PARTİSİ OLARAK YENİ HAMLELERE HAZIRIZ.

13.1 İşçi sınıfının salgınla birlikte ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarında önümüzdeki uzunca bir dönem herhangi bir iyileşme beklenmemeli. Sermaye sınıfının salgın döneminde geliştirdiği refleksler ve kapitalist devletlerin bu doğrultuda uyguladıkları politikalar, işçi sınıfı için aşağıdaki olguların süreklileşeceğini gösteriyor:

- Kitlesel ve uzun süreli işsizlik

- İşte süreksizlik

- Reel ücretlerde radikal erime

- Çalışma süresi kavramının ortadan kalkması

- Emeklilik hakkına erişilememe

- Süreklileşmiş sağlık riski altında çalışma

Yeni çalışma rejiminin nitelikleri olarak da değerlendirilebilecek bu olgular aynı zamanda işçi sınıfının güncel örgütlenme ve mücadele konuları olarak öne çıkıyor.

13.2 Çalışma rejimindeki bu değişime istihdamın sektörel dağılımındaki kayma eşlik etmektedir.

- Hizmet sektörü son yirmi yıl içinde tüm istihdamın yarısına ulaşmıştır. Hizmet sektöründeki işçiler için çalışma yaşamında yukarıda belirtilen nitelikler tümüyle yerleşik hale gelmiştir.

- Tarım sektöründeki istihdamda çözülme hizmet ve inşaat sektörlerini beslemiştir. Bu kayma devam edecektir. Yukarıda bahsedilen nitelikler inşaat sektörü için de fazlasıyla geçerlidir.

- Kimi sektörlerde farklılık göstermekle birlikte genel olarak imalat sanayi istihdamı mevcut düzeyini korumaktadır. İmalat sanayi işçileri hâlâ işçi sınıfının çekirdek işgücü konumundadır. Ancak çalışma rejiminde yaşanan değişim, işçi sınıfının bu bölmesini de etkilemektedir. Pek çok ülkede imalat sanayi işçileri görece örgütlü (sendikalı), gelir güvenceli ve nitelikli işgücü olarak var olmaya devam etse de “işçi aristokrasisi” olma ayrıcalığını kaybetmiştir.

13.3 Yukarıda bahsedilen çalışma rejimi olguları örgütsüzlük üzerine kuruludur. Sermaye sınıfı bu rejimi yalnızca işçi sınıfının örgütsüzlüğünü garanti altına aldığı sürece sürdürebilir.

13.4. İşçi sınıfının değişen yapısı ile çalışma rejimindeki söz konusu yeni olgular, eski tip örgütlenme modellerinin kapsayıcılığını azaltmıştır. Sendikalar hâlâ önemli bir örgütlenme ve mücadele aracıdır ancak örneğin toplu sözleşme sendikacılığı işçi sınıfının çok sınırlı bir bölmesini kapsayabilmektedir. Öte yandan düzenin oluşturduğu sendikal statüko, çoğu örnekte sendikaların kendisinin birer mücadele alanı olduğu gerçeğini daha da belirginleştirmektedir.

13.5 Tüm parçalı yapısına rağmen işçi sınıfının talepleri bu süreçte sadeleşmiş ve ortaklaşmıştır. Artan işsizliğin karşısında gelir güvenceli iş, yapılan iş karşılığında ücret alabilme, makul yaşta emekli olabilme, sağlıklı koşullarda çalışma gibi basit talepler neredeyse tüm sektörlerde işçilerin ortak hedefidir.

13.6. Türkiye Komünist Partisi’nin krizde patronlara karşı işçilerin dayanışma haberleşme ve mücadele ağı olarak 2018 yılında gündeme getirdiği Patronların Ensesindeyiz, kısa sürede farklı sektörlerden işçilerin sorunlarını kamuoyuna duyurabildikleri bir iletişim kanalı olmanın ötesine geçip gerçek bir örgütlenme aracına dönüştüğü örnekler ortaya çıkarmıştır. PE kapitalist mal ve hizmet üretiminin esnek şablonuna uygun bir örgütlenme fikri sunmaktadır. Farklı sektörlerden işçi dayanışma ağları, işyerlerinde işyeri komiteleri, bu örgütlenme fikrinin somut karşılıkları olmuştur.

13.7 PE’nin esnek yapısının avantajı ile şu ana kadar ortaya çıkan birikimin kurumsallaştırılma ihtiyacı iki bağlaşık konudur. 13. Kongre Türkiye Konferansı’na bu konuda bir dizi karar önerisi sunulmaktadır.

13.8 İşyeri temelli örgütlenme hedefinin somut karşılığı olan “işyeri birimleri” partinin işçi sınıfı içinde yerleşik mevziler kazanması açısından son derece değerli örnekler ortaya çıkarmıştır. İşyeri birimleri işçi sınıfının üretim ve hizmet mekanlarında siyasal zeminde örgütlenmesinin de temel aracıdır.

13.9. İşyeri birimlerinin kalıcı ve çoğalan mevziler haline gelmesi ve işyeri birimlerini güçlendirmek için eğitim, kadrolaşma ve iletişim başlıklarında ek önlemler alınmalıdır. Bu doğrultuda işyeri birimleri ile partinin merkezi kurulları arasındaki ilişki geliştirilecek, işyeri birimlerinin partideki ağırlığı artırılacak, uygun anda bölgesel işyeri birim sekreterleri konferansları düzenlenecektir.

13.10 Patronların Ensesindeyiz Haberleşme Dayanışma ve Mücadele Ağı, işçi sınıfının ülke çapında ve tüm sektörlerde patronlar karşısında hak arama mücadelesinde daha fazla öne çıkarılacaktır. Tüm TKP örgütleri, ağın işyerlerinde ve sektörlerde örgütlenmesi için görevlidir. TKP örgütleri faaliyet yürüttükleri alanlarda bölgesel, sektörel ve mesleki dayanışma ağları kuracak, işyerlerinde PE işyeri komitelerini örgütleyecektir.

13.11 Patronların Ensesindeyiz, bir yandan işçilerin hak arama mücadelesinde ve işçilere ulaşmakta esnek yapısının olanaklarını değerlendirirken diğer yandan kurumsallaşma için de bir dizi adım atacaktır. Bu doğrultuda İstanbul’da PE Ağı İşçi Merkezi açılması karar altına alınır. PE’nin süren fonksiyonları bu merkez üzerinden yeniden ve daha profesyonel olarak organize edilecektir.

13.12 Partide işçi sınıfı mücadelesinden gelen daha fazla kadronun ortaya çıkması ve parti merkezine çekilmesi için yeni mekanizma ve kurulların oluşturulması doğrultusunda alınan karar Kongre ile birlikte derhal uygulamaya konmalıdır. Partimiz işçi sınıfının önderlerini yetiştiren bir mücadele okulu olduğunu her zamankinden daha fazla göstermelidir.

13.13 Patronların Ensesindeyiz Ağı’nın iki yıllık deneyimi farklı sektörlerde değerli bir birikim ortaya çıkarmıştır. Bu birikim, ulaşılan işçi grupları içinde PE’yi bazı sektörler için temsil iddiasına sahip hale getirmiştir. Bu temsiliyet birleşik bir işçi hareketi için ilk kuvveti sağlayabilir. Patronların Ensesindeyiz Ağı ile birlikte, yasal sınırlara sıkışmamış ve işçilerin birliğini veri alan bir sendikal örgütlenme atılımı olanaklıdır. Bu doğrultuda, parti konferansı farklı işkolundan işçilerin birlikte örgütlenebileceği bir sendika kuruluşunu karar altına alır. Kurulacak sendika ilgili sektörlerde işçi sınıfının ayrımsız tüm bölmelerinin katılabilmesine olanak tanıyacaktır. Birlik ve dayanışma ekseninde var olacak bu sendika ülke çapında faaliyet gösterecektir.